"Üniversite öğrencileri için genel bir af çıkıyormuş" cümlesini duyduğumda maçın başlamasına 10 dakika vardı ve kadroyu da görünce özellikle Walcott-Van Persie-Nasri üçlüsünü görünce devamında da Song-Fabregas-Wilshere gelince bu maçı alıcaz dedim. Evet, 1-0 geride başlayacaktık Drogba sağ olsun ama bu maçı alacaktık. Bir belki düştü bu sayfalara ve benim kalbime bu sene bizim senemiz olur mu belki'siydi o? Af çıkarsa 3 sene önce ne aradığımı anlamadığım, niye okuduğumu anlamadığım için bıraktığım okuluma geri dönecektim ve bu maçı alırsak 7 senedir göstermediğimiz kararlılığı gösterecek biz artık olduk diyecektik. Ve biz o maçı aldık...
Hayatımın en parlak senesiydi 2003-2004 öğretim yılı. Ne güzel tesadüftür ki Arsenal'in de efsane senesiydi 2003-2004 sezonu. Sonrasında kulüp yeniden yapılandı, muhteşem bir değişime gitti, düştüğü yerden daha sağlam kalktı bir daha düşmemek üzere. İtiraf etmek gerekirse benim sonraki yıllarım yeniden yapılanmayla falan geçmedi, çok boktan senelerdi, çok kötü zamanlardı, yaşanmamış olmasını dilememin önünde sadece 1 kişi var. Ama bir kulübe nazaran bir insan daha kolay yenileniyor, daha kolay gelişiyor ki kulüplerin ömrüyle insanın ömrü de bir değil zaten. Şimdi sıra bende. Önümdeki 8 ayda Arsenal'in 7 yılda yaptığını yapmam lazım. Barcelona nasıl bu sene Arsenal'in önünde en büyük engelse benim de kendi handikaplarım var. Ama ben kendi engellerimi geçeceğim, Arsenal’de Barcelona'yı geçecek.
Ha gelelim maça. 3 attık 1 yedik. Kalecileri değişsek 5 atıp hiç yemeyecektik. Ama Fabianski de bize lazım nasıl ki Arshavin lazım. Onun kadar lazım. Klasik Arsenal-Chelsea maçı gibi başladı aslında ve öyle de bitti. Arsenal tutuk, korkak, son paslarda beceriksizdi. Chelsea ise karşısındakini tanıyordu, defansta ketum, hücumda havadan tek topla Drogba ve gol taktiği uyguladılar ki tutmaması için de sebep yoktu. Geçen sene hep adı duyulan ama kendisi ortalıkta görünmeyen Djouoru kritik müdahalelerle Drogba’yı engelledi. Koscielny kafam çalışıyor ama "beynimin istediklerini bedenim yapamıyor"u oynadı ki ben severim öyle oyuncuyu. Fizik olarak güçlenmek kolaydır ama mental olarak çok zordur. Arsenal dün gece fizik olarak Hulk'a dönüştü, mental olarak da Bruce Banner eşiğini aştı. Chelsea'yi yenmiş bir Arsenal'in önünde değil Wigan Barcelona zor durur. Bu akşam Wigan yerine Barcelona olsa isterdim sahada şahsen.
Fabregası sevemiyorum demiştim daha önce. Yüzünü gülerken görmek güzeldi ama oyundan alınırken öyle bir yüz ifadesi takındı ki maçtan aldığın keyfin %1'ni de kulübeye götürdü kendisiyle beraber. Chelsea'yi yenmiş bir Arsenal taraftarının keyfi kolay kolay kaçmaz. Hatta bir de Manu'yu yenerse üstüne bütün sezonluk kredi kazanır bu takım. O değil de sevmediğim Fabregas biri tartışmalı 2 asist, 1 golle oynadı. Theo "hoca Arshavin Arshavin diyip duruyorsun gör beni" dedi. Ki iki golde de inanılmaz payı var.
Men of the Match;
Arsenal: Tartışmasız Walcott. Birileri Fabregas diyebilir ama Walcott akıllı koşusu ve presiyle 2 gol çıkardı ve çok uzun bir aradan sonra Arsenal'e Chelsea karşısında mental üstünlük verdi.
Chelsea: Genelde böyle durumlarda gol atan oyuncu yazılır geçilir ama İvanoviç 2 gol de atsa Arsenal - Chelsea maçlarında oynadığı sürece maçın adamı Drogbadır hacı. Adam bambaşka bir adam. Seviyorum o ayrı. Dün gece şans yanında değildi ama o kadar da olsun artık.
13.12.2010 Manchester United-Arsenal
Arsenal'in bu kadar kötü oynadığı, Manchester United'ın kendi evinde bu kadar korkak oynadığı çok az maç vardır herhalde. Sanki eleme olacakmış da ilk maçı 1-0 kazanan Manchester beraberliğe yatmaya gelmişmiş gibi bir oyun vardı sahada. Arsenal'in bir kez daha kapanan takımlara bir şey yapamadığını gördük ve bu Manchester United olunca da West Ham maçı gibi olmadı. Klasik bir seyirlikti aslında maç.
Nasri ve Arshavin sıfır inisiyatifle oynadılar. Maçın tek olumlu hareketini yaparak kaleyi bulan gol olabilecek tek şutu çeken Nasri’ydi, boş kaleye gevelediği için topu yuvarlayamayan da takıma belki en fazla zarar veren oyuncu olan Chamakh idi dün gece. Onun dışında genç kaleci Wojciech Szczesny(copy-paste) iyi iş çıkardı ve hatasız oynadı. Ben tüm maç boyunca iyi oynayacağımızı ama Wengerimin kaleci tercihinin bizi yakacağını düşünüyordum ve açıkçası buna hazırlıklıydım da. Kabullenebilirdim bunu. Ama bu kadar etkisiz bir Arsenal göreceğimi düşünmemiştim. Kısaca Wenger acilen kapanan takımları nasıl açacağına dair bir plan geliştirmeli zira haftaya konuk edeceği Stoke City maçı tam bir kâbusa dönebilir.
Manchester cephesinde ise değişen çok şey var. Rooney sabırsız ve formsuz, Nani takılmış kalmış durumda bir şeylere. Dün son yılların en kötü Manchester'ı vardı sahada belki ama nasılsa bir şekilde Arsenal'den biraz daha hızlıydılar. Arsenalli oyuncular karakter gereği çok fazla rahat oldukları için ayaklarındaki topu 5-6 kere Manchesterli oyuncuların hızlılığı, farklı düşünmesi sonucunda almasına seyirci kaldılar. Psikolojik üstünlük olmasaydı dünkü maç sabaha kadar oynansa gol olmazdı.
Howard Webb, Ferdinand'a kırmızıyı bırak kart göstermedi ki o pozisyonda Sagna'yı 2-3 aylığına kaybedebilirdik. Chamakh'a sarı kart gösterdiği pozisyon direk kırmızı karttı zira top geçeli epey olmuştu Chamakh Nani'nin bacağını eline vermeye niyetlendiğinde. Penaltı pozisyonu ise Nani'nin çirkefliği mi dersiniz artık cinliği mi dersiniz öyle bir şeydi. Elinden destek alarak ayağa kalkmaya çalışan Clichy'nin koluna topu çarptırmak bence gayet zekiceydi ama hakemin bu tuzağa düşmemesi gerekiyordu. Howard Webb düşmedi ama yardımcı düştü. Rooney dışarı attı falan.
Oyuncu değişikliklerini pek kafam almadı desem yalan olmaz. Van Persie girdi, Wilshere çıktı!!! Fabregas girdi Rosicky çıktı tamam, anlaşılabilir. Walcott-Arshavin değişikliği de iyi de Van Persie-Wilshere. Ne düşünüyordun bilmiyorum ama Wenger ne içtiysen aynısından istiyorum. Zaten bi boka da yaramadı değişiklikler. Van Persie'nin ayağına top değmedi desem yalan olmaz, keza Walcott da aynı şekilde.
Beklediğim gibi bir maç değildi, beklentileri düşürme zamanı geldi sanırım. Haftaya Chelsea-Manchester United maçı büyük ihtimal berabere bitecek ama öncesinde biz Stoke City'e puan vermiş olacağımız için hiç bir anlamı olmayacak bu beraberliğin. Aynen bu hafta Tottenham-Chelsea maçının berabere bitmesinin yenildiğimiz için anlamı olmaması gibi. Go Blackpool...
Maçın Adamı;
Manchester United;
Nani : Takılıp kalmış halinin bile tehlikeli olacağını gösterdi. Şans golünün asistini yaptı. İlk dakikalardaki Şans şutu gol olsa muhteşem bir gol olacaktı. Penaltı yaptırdı. United'ı maçta tutan isimdi.
Arsenal;
Wojciech Szczesny : Genç ve bayağı uzun boylu kaleci dün hata yapmadı. Adı dışında falsosu yok gibiydi eheh. Anderson ve Rooney'in pozisyonlarında iyi yer tuttu mutlak iki golü engelledi. Golde hatası sıfıra yakındı. Arsenal'in Koscielny ile birlikte en iyi ismiydi.
Not: Fotoğraflar guardian.co.uk adresinden alınmıştır.
Nasri ve Arshavin sıfır inisiyatifle oynadılar. Maçın tek olumlu hareketini yaparak kaleyi bulan gol olabilecek tek şutu çeken Nasri’ydi, boş kaleye gevelediği için topu yuvarlayamayan da takıma belki en fazla zarar veren oyuncu olan Chamakh idi dün gece. Onun dışında genç kaleci Wojciech Szczesny(copy-paste) iyi iş çıkardı ve hatasız oynadı. Ben tüm maç boyunca iyi oynayacağımızı ama Wengerimin kaleci tercihinin bizi yakacağını düşünüyordum ve açıkçası buna hazırlıklıydım da. Kabullenebilirdim bunu. Ama bu kadar etkisiz bir Arsenal göreceğimi düşünmemiştim. Kısaca Wenger acilen kapanan takımları nasıl açacağına dair bir plan geliştirmeli zira haftaya konuk edeceği Stoke City maçı tam bir kâbusa dönebilir.
Manchester cephesinde ise değişen çok şey var. Rooney sabırsız ve formsuz, Nani takılmış kalmış durumda bir şeylere. Dün son yılların en kötü Manchester'ı vardı sahada belki ama nasılsa bir şekilde Arsenal'den biraz daha hızlıydılar. Arsenalli oyuncular karakter gereği çok fazla rahat oldukları için ayaklarındaki topu 5-6 kere Manchesterli oyuncuların hızlılığı, farklı düşünmesi sonucunda almasına seyirci kaldılar. Psikolojik üstünlük olmasaydı dünkü maç sabaha kadar oynansa gol olmazdı.
Howard Webb, Ferdinand'a kırmızıyı bırak kart göstermedi ki o pozisyonda Sagna'yı 2-3 aylığına kaybedebilirdik. Chamakh'a sarı kart gösterdiği pozisyon direk kırmızı karttı zira top geçeli epey olmuştu Chamakh Nani'nin bacağını eline vermeye niyetlendiğinde. Penaltı pozisyonu ise Nani'nin çirkefliği mi dersiniz artık cinliği mi dersiniz öyle bir şeydi. Elinden destek alarak ayağa kalkmaya çalışan Clichy'nin koluna topu çarptırmak bence gayet zekiceydi ama hakemin bu tuzağa düşmemesi gerekiyordu. Howard Webb düşmedi ama yardımcı düştü. Rooney dışarı attı falan.
Oyuncu değişikliklerini pek kafam almadı desem yalan olmaz. Van Persie girdi, Wilshere çıktı!!! Fabregas girdi Rosicky çıktı tamam, anlaşılabilir. Walcott-Arshavin değişikliği de iyi de Van Persie-Wilshere. Ne düşünüyordun bilmiyorum ama Wenger ne içtiysen aynısından istiyorum. Zaten bi boka da yaramadı değişiklikler. Van Persie'nin ayağına top değmedi desem yalan olmaz, keza Walcott da aynı şekilde.
Beklediğim gibi bir maç değildi, beklentileri düşürme zamanı geldi sanırım. Haftaya Chelsea-Manchester United maçı büyük ihtimal berabere bitecek ama öncesinde biz Stoke City'e puan vermiş olacağımız için hiç bir anlamı olmayacak bu beraberliğin. Aynen bu hafta Tottenham-Chelsea maçının berabere bitmesinin yenildiğimiz için anlamı olmaması gibi. Go Blackpool...
Maçın Adamı;
Manchester United;
Nani : Takılıp kalmış halinin bile tehlikeli olacağını gösterdi. Şans golünün asistini yaptı. İlk dakikalardaki Şans şutu gol olsa muhteşem bir gol olacaktı. Penaltı yaptırdı. United'ı maçta tutan isimdi.
Arsenal;
Wojciech Szczesny : Genç ve bayağı uzun boylu kaleci dün hata yapmadı. Adı dışında falsosu yok gibiydi eheh. Anderson ve Rooney'in pozisyonlarında iyi yer tuttu mutlak iki golü engelledi. Golde hatası sıfıra yakındı. Arsenal'in Koscielny ile birlikte en iyi ismiydi.
Not: Fotoğraflar guardian.co.uk adresinden alınmıştır.
08.12.2010 Arsenal-Partizan
Akşama maç vardı ve akşamı beklemenin bir anlamı. Heyecan da vardı üstelik eğer Partizan'ı yenemezsek gruptan çıkmamız Lucescu'nun ellerinde olacaktı. Ah be Lucescu… Sana neler söylediler, neler ettiler. Sen şimdi nerdesin, nerelerdesin. Wengerim ne kadar korkusuz oynayacağız dese de grupta son iki maçı enteresan bir şekilde kaybetmiş takım, üstüne kendi evinde de beceriksiz olunca korkmamak elde değildi.
Penaltıları sevmiyorum. O anın endişesi kaleciden ve kullanan futbolcudan çok beni geriyor o yüzden penaltıların futbola çok fazla gerginlik kattığını ve hiç neşe katmadığını düşünmüşümdür. Van Persie iyi bir penaltı attı ve ben kâbus görmeye başladım. Ha bu arada maçı d-smart sağ olsun izleyemedim. Arsenal yerine Marsilya-Chelsea maçını izledim ve sıfır keyif aldım. İkinci Londra’ya dönüşümüzde maç 1-1'e döndü ve klasik Arsenal rahatlığı çöktü üstüme. Bira daha keyifliydi, patates daha güzeldi artık. Arsenal 1-0 önde olacağına hatta 2-0 önde olacağına 1-1'i tercih ediyordum. Çünkü 1-1 bizi uyandırıyordu, Arsenal'in içindeki İnvincible'i uyandırıyordu. Wenger'i uyandırıyordu ve tek değişiklik bize çok güzel goller getirdi. Walcott İngilizlerin bir türlü parlayamayan elması parlıyordu yaptığı vuruşla. Ve Fransızların Ribery'ye kurban ettiği yeni efsanesi Nasri; "Ribery’ye söyleyin akıllı olsun" diyordu. eee Ribery durur mu yapıştırıyordu cevabı ta Münih’ten ama kim takar Ribery’yi şu saatten sonra.
Çektiğimiz bu ballı kuraya rağmen turun son maça kalması bir şeylerin yanlış olduğunun belgesi gibi adeta. Bir kere yanlış aramaya başlayınca takımda neyin doğru olduğunun pek önemi kalmıyor. Söz konusu Arsenal olduğunda hayatımın hiç bir döneminde, hiç konusunda olmadığım kadar iyimser oluyorum. Muhtemel rakiplerimiz İngiliz ve Shakhtar olamayacağına göre en kötüden sıralarsak Barcelona(turu geçemeyiz kesin), Real Madrid(kim ne derse desin turu gene geçemeyiz), Bayern Münih(adını yanlış yazsak da galat-ı meşhur lügat-ı fasihden evladır hesabı ben Bayern’i isterim çıksın kurada, %51 geçeriz), Schalke(bu Arsenal’in çekeceği kura olacak bence o kadar bal var Wenger’de düşün artık). %50 ihtimalle çeyrek finalleri göreceğiz. İspanyol çıkarsa bol gollü maçlar olacak ve çeyrek final olmayacak, ama Alman çıkarsa belki İspanyollarla olduğu kadar güzel maçlar olmayacak ama çeyrek final gelecek. Alman olsun o zaman.
Not: Resimler guardian.co.uk adresinden alınmıştır.
Penaltıları sevmiyorum. O anın endişesi kaleciden ve kullanan futbolcudan çok beni geriyor o yüzden penaltıların futbola çok fazla gerginlik kattığını ve hiç neşe katmadığını düşünmüşümdür. Van Persie iyi bir penaltı attı ve ben kâbus görmeye başladım. Ha bu arada maçı d-smart sağ olsun izleyemedim. Arsenal yerine Marsilya-Chelsea maçını izledim ve sıfır keyif aldım. İkinci Londra’ya dönüşümüzde maç 1-1'e döndü ve klasik Arsenal rahatlığı çöktü üstüme. Bira daha keyifliydi, patates daha güzeldi artık. Arsenal 1-0 önde olacağına hatta 2-0 önde olacağına 1-1'i tercih ediyordum. Çünkü 1-1 bizi uyandırıyordu, Arsenal'in içindeki İnvincible'i uyandırıyordu. Wenger'i uyandırıyordu ve tek değişiklik bize çok güzel goller getirdi. Walcott İngilizlerin bir türlü parlayamayan elması parlıyordu yaptığı vuruşla. Ve Fransızların Ribery'ye kurban ettiği yeni efsanesi Nasri; "Ribery’ye söyleyin akıllı olsun" diyordu. eee Ribery durur mu yapıştırıyordu cevabı ta Münih’ten ama kim takar Ribery’yi şu saatten sonra.
Çektiğimiz bu ballı kuraya rağmen turun son maça kalması bir şeylerin yanlış olduğunun belgesi gibi adeta. Bir kere yanlış aramaya başlayınca takımda neyin doğru olduğunun pek önemi kalmıyor. Söz konusu Arsenal olduğunda hayatımın hiç bir döneminde, hiç konusunda olmadığım kadar iyimser oluyorum. Muhtemel rakiplerimiz İngiliz ve Shakhtar olamayacağına göre en kötüden sıralarsak Barcelona(turu geçemeyiz kesin), Real Madrid(kim ne derse desin turu gene geçemeyiz), Bayern Münih(adını yanlış yazsak da galat-ı meşhur lügat-ı fasihden evladır hesabı ben Bayern’i isterim çıksın kurada, %51 geçeriz), Schalke(bu Arsenal’in çekeceği kura olacak bence o kadar bal var Wenger’de düşün artık). %50 ihtimalle çeyrek finalleri göreceğiz. İspanyol çıkarsa bol gollü maçlar olacak ve çeyrek final olmayacak, ama Alman çıkarsa belki İspanyollarla olduğu kadar güzel maçlar olmayacak ama çeyrek final gelecek. Alman olsun o zaman.
Not: Resimler guardian.co.uk adresinden alınmıştır.
04.12.2010 Arsenal-Fulham
Arsenal’i ne zaman bu kadar içselleştirdim bilmiyorum. Nick Hornby'nin kitabını okuduğumda sene 2003 olsa gerek. Arsenal'e de o zaman sempati duymaya başlamış olmalıyım. 2000 yılındaki final maçında ise tüm kalbimle Galatasaraylıydım. Arsenal'in hiç albenisi yoktu. Sanırım 2006 Mayısında 10 kişi kalan Barcelona'ya 1-0'dan 1-2 kaybedince tam bir Arsenal taraftarı oldum. Hayatımın o döneminde çok yalnızdım, işim ters gidiyordu, okul ters gidiyordu, her şey benden kaçıyordu, öyle mutsuzdum ki mutsuzluğuma özdeş tüm evrende bir tek Arsenal var gibiydi. Onların kaybı benim kendime yoldaş bulma kazancımdı. İkimiz de mutsuzduk ve ben bundan mutlu olabiliyordum. Melankoliye bağlamam çok daha önce olsa da böyle umutsuz ve karşılıksız bir aşka düşmem o gün, orada gerçekleşti. 4 senedir her sezon başında gidip orijinal formamı alıyordum, her eylül başında "aralık sonunda bu sefer Londra'ya gidecem lan" diyordum ama olmuyordu. Olamıyordu. Ben imkansız aşklar için yarat...
Öhhhm ne diyorduk. Fulham geçen sezonki performansının epey altında seyrediyordu, Mark Hughes her zamanki sıkıcılığında, Wenger dayım her zamanki optimistliğindeydi. Ama biz kendi evimizden korkar hale gelmiştik, hatta federasyona bütün maçları deplasmanda oynayalım 0-1 geride başlayalım diye başlayan bir mail bile atacaktım. Olmadı Emirates'i öyle bir hale getirecektim ki bütün maçlar el mahkum deplasmanda olacaktı. Kısaca maç karnımdaki ölmüş ve yaşayan tüm kelebekleri harekete geçirecek şekilde başlayacaktı ve öyle de bitecekti. Arsenal'in bu sezonki home performansı tüm taraftarları stada gitmeyip evde mi izlesem ikirciğinde bırakıyordu. Ama stat dolmuştu her ne kadar yönetmen 60.000 kişi var statta anonsundan sonra şöyle 360 derece dönüyor boş koltuklara zoom yapıyordu. Tüm Arsenal’liler 1-1 giden maçın kendilerini en az bir hafta kabız yapacağının bilincindeydi. Ve hatta skor bir şekilde 2-1 olsa bile bunun kabızlığa artırıcı etki yapacağını biliyorlardı. Arsenal gol atsın istiyorduk hepimiz ama 1 atıp 3 sayılsın istiyorduk. Öyle bir gol atmalıydı ki Arsenal bir anda 4-1 olmalıydı. Yoksa bu sene Tottenham ve geçen sezon Wigan hezimetlerinden sonra kendi evimizde 2-0 öne geçmenin sadece karın ağrısı olduğunu biliyorduk. En az 3 fark olmalıydı ki maçı rahat rahat izleyebilelim. Ve öyle bir gol geldi ki mucize gol demek daha doğru olur. Nasri "ben £11m'luk adamım" dedi resmen ve o gol 3 sayıldı, maçı kazanacağımızdan emin oldum. Ekotto her ne kadar çabalasa da biz maçı çoktan almıştık.
Dişimi yeni çektirmiştim ve ağrıyordu. Ama Arsenal galip gelmişti. Nasri muhteşem iki gol atmıştı. Hava Pazar soğuk olacak olsa bile bugün çok güzeldi. Hayat nefes almaya değiyordu. 1 haftalığına da olsa Lider bizdik. Belki 2011 hem benim, hem Arsenal'in muhteşem yılı olacaktı. Ve bir belki pek çok şeye bedeldi.
Öhhhm ne diyorduk. Fulham geçen sezonki performansının epey altında seyrediyordu, Mark Hughes her zamanki sıkıcılığında, Wenger dayım her zamanki optimistliğindeydi. Ama biz kendi evimizden korkar hale gelmiştik, hatta federasyona bütün maçları deplasmanda oynayalım 0-1 geride başlayalım diye başlayan bir mail bile atacaktım. Olmadı Emirates'i öyle bir hale getirecektim ki bütün maçlar el mahkum deplasmanda olacaktı. Kısaca maç karnımdaki ölmüş ve yaşayan tüm kelebekleri harekete geçirecek şekilde başlayacaktı ve öyle de bitecekti. Arsenal'in bu sezonki home performansı tüm taraftarları stada gitmeyip evde mi izlesem ikirciğinde bırakıyordu. Ama stat dolmuştu her ne kadar yönetmen 60.000 kişi var statta anonsundan sonra şöyle 360 derece dönüyor boş koltuklara zoom yapıyordu. Tüm Arsenal’liler 1-1 giden maçın kendilerini en az bir hafta kabız yapacağının bilincindeydi. Ve hatta skor bir şekilde 2-1 olsa bile bunun kabızlığa artırıcı etki yapacağını biliyorlardı. Arsenal gol atsın istiyorduk hepimiz ama 1 atıp 3 sayılsın istiyorduk. Öyle bir gol atmalıydı ki Arsenal bir anda 4-1 olmalıydı. Yoksa bu sene Tottenham ve geçen sezon Wigan hezimetlerinden sonra kendi evimizde 2-0 öne geçmenin sadece karın ağrısı olduğunu biliyorduk. En az 3 fark olmalıydı ki maçı rahat rahat izleyebilelim. Ve öyle bir gol geldi ki mucize gol demek daha doğru olur. Nasri "ben £11m'luk adamım" dedi resmen ve o gol 3 sayıldı, maçı kazanacağımızdan emin oldum. Ekotto her ne kadar çabalasa da biz maçı çoktan almıştık.
Dişimi yeni çektirmiştim ve ağrıyordu. Ama Arsenal galip gelmişti. Nasri muhteşem iki gol atmıştı. Hava Pazar soğuk olacak olsa bile bugün çok güzeldi. Hayat nefes almaya değiyordu. 1 haftalığına da olsa Lider bizdik. Belki 2011 hem benim, hem Arsenal'in muhteşem yılı olacaktı. Ve bir belki pek çok şeye bedeldi.
İletişim!
bir "iletişim"dir almış başını gidiyor. herkes herkesle iletişmek istiyor. herkes herkesle iletişmek istediği herkesin de herkesle iletişmesini istiyor. iletişemiyorsan çemberin dışında kalıyorsun, iş bulamıyorsun, para bulamıyorsun, seks bulamıyorsun kısaca iletişmen iyi değilse yoksunluklar boy boy. iletişmeyen adamdan korkuyor sistem. niye iletişmiyor bu amın oğlu diye çekiniyor. yaftalıyor, iftira atıyor, oruspu çocuğu ilan ediyor. bende buradan iletişiyorum o zaman piç.
peki nedir bu iletişim:
2 - İng. communication
3 - İng. communication
4 - İng. communication
5 - İng. communication
amma da uzunmuş amına koyim ha. kopyala-yapıştır bi hal oldum. neyse. diyor ki iki şey arasındaki, bu iki şeyde zihni saymış tdk ki çok ilginç geldi bana, paylaşım genel olarak. otu paylaş, boku paylaş yeter ki muhatabın olsun diğer türlü ileti oluyormuş.
peki biz nasıl iletişiyoruz. facebook olmadan önce insanlar nasıl iletişiyordu, ya da telefon aygıtı yaygın değilken ve hatta motorlu taşıtlar yokken. düşünsene şu anda arkadaş listene ekeldiğin iskandinavla tanışman sene 1300'de imkansızdı mına koyim. yani iletişim çeşitleri acayipleşti, gelişti ama bence iletişmek isteğinin kökeni çok fazla değişmedi sanki. yani adam 1400lerde çine aynı sebepten gidiyordu, şimdi de sebepler aynı. seks, para, güç vs. hala temel iletişim istek kökenleri olmaya devam ediyor.
o değil de koskaca fakültesi olan boku tek gönderide halletmeye çalıştığımı farkettim. ben kimim lan. sikerim konuya bodoslama dalalım moruk.
olay şu şu anki sistemde tek şey geçerli "connected" olmak. türkçesine sokayım da ne kadar insan tanıyorsanız veyahut ne kadar çok insan sizi tanıyorsa kısaca bağlarınız ne kadar güçlüyse bu sistemde o kadar sosyal kastta üst basamaklarda yer alıyorsun. niye diye düşününce bence o kadar çok açığınız oluyor ki sistem sizi yeteri kadar zayıf gördüğü için bağrına basıyor.
ha bir de diğer iletişim iş iletişimi var. ne kadar diliniz kahverengi ise o kadar yükselirsiniz. diplomanız yetersiz, uzmanlığınız geçersiz, çalışkanlığınız görünmezdir, eleştirileriniz/fikirleriniz önemsizdir. sadece patronu yalama çağında da değilsiniz artık 360 derece performans değerlendirme anketleri sağolsun bütün çalışma arkadaşlarınızın kıçında olmalı diliniz. bütün müşterileri memnun etmelisiniz. onlar sizin efendiniz siz kölesi bile değil hayvanlarısınız onların. yalakalık öldü yaşasın oruspu çocukluğu. tüm hayatını herkesi memnun ederek geçirmektense sokaklarda yaşamaya razıyım.
peki sosyal kast sistemi. ona gelecem. mevzu derin.
peki nedir bu iletişim:
1 - a. 1. Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim, haberleşme, komünikasyon. 2. tek. Telefon, telgraf, televizyon, radyo vb. araçlardan yararlanarak yürütülen bilgi alışverişi, bildirişim, haberleşme, muhabere, komünikasyon:
Güncel Türkçe Sözlük2 - İng. communication
Bir yerden, bir kişiden, bir makineden bir başkasına, herhangi bir ortamdan yararlanarak bilgi gönderme.
BSTS / Bilişim Terimleri Sözlüğü 19813 - İng. communication
Bir düşüncenin, bir duygunun yüz anlatımı, el, kol ve baş hareketleri, konuşma yoluyla ya da yazı, telefon, radyo, televizyon gibi bildirişim araç ve gereçlerinden yararlanarak bir kimseden başka bir kimseye iletimi.
BSTS / Eğitim Terimleri Sözlüğü 19744 - İng. communication
Bilgi ve deneyim alışverişi.
BSTS / Fizik Terimleri Sözlüğü 19835 - İng. communication
Bir bilginin, bir haberin, bir niyetin, bir konuşmanın ilkel veya gelişmiş bir işaret sisteminden yararlanılarak bir zihinden başka bir zihne yahut da bir merkezden başka bir merkeze ulaştırılması. Dil en önemli iletişim aracıdır.
BSTS / Gramer Terimleri Sözlüğü 2003amma da uzunmuş amına koyim ha. kopyala-yapıştır bi hal oldum. neyse. diyor ki iki şey arasındaki, bu iki şeyde zihni saymış tdk ki çok ilginç geldi bana, paylaşım genel olarak. otu paylaş, boku paylaş yeter ki muhatabın olsun diğer türlü ileti oluyormuş.
peki biz nasıl iletişiyoruz. facebook olmadan önce insanlar nasıl iletişiyordu, ya da telefon aygıtı yaygın değilken ve hatta motorlu taşıtlar yokken. düşünsene şu anda arkadaş listene ekeldiğin iskandinavla tanışman sene 1300'de imkansızdı mına koyim. yani iletişim çeşitleri acayipleşti, gelişti ama bence iletişmek isteğinin kökeni çok fazla değişmedi sanki. yani adam 1400lerde çine aynı sebepten gidiyordu, şimdi de sebepler aynı. seks, para, güç vs. hala temel iletişim istek kökenleri olmaya devam ediyor.
o değil de koskaca fakültesi olan boku tek gönderide halletmeye çalıştığımı farkettim. ben kimim lan. sikerim konuya bodoslama dalalım moruk.
olay şu şu anki sistemde tek şey geçerli "connected" olmak. türkçesine sokayım da ne kadar insan tanıyorsanız veyahut ne kadar çok insan sizi tanıyorsa kısaca bağlarınız ne kadar güçlüyse bu sistemde o kadar sosyal kastta üst basamaklarda yer alıyorsun. niye diye düşününce bence o kadar çok açığınız oluyor ki sistem sizi yeteri kadar zayıf gördüğü için bağrına basıyor.
ha bir de diğer iletişim iş iletişimi var. ne kadar diliniz kahverengi ise o kadar yükselirsiniz. diplomanız yetersiz, uzmanlığınız geçersiz, çalışkanlığınız görünmezdir, eleştirileriniz/fikirleriniz önemsizdir. sadece patronu yalama çağında da değilsiniz artık 360 derece performans değerlendirme anketleri sağolsun bütün çalışma arkadaşlarınızın kıçında olmalı diliniz. bütün müşterileri memnun etmelisiniz. onlar sizin efendiniz siz kölesi bile değil hayvanlarısınız onların. yalakalık öldü yaşasın oruspu çocukluğu. tüm hayatını herkesi memnun ederek geçirmektense sokaklarda yaşamaya razıyım.
peki sosyal kast sistemi. ona gelecem. mevzu derin.
Açlık
Bazen her şeyi sikebilirmişim gibi geliyor sonra geçiyor tabi ehe ehe. Çoğu zaman yesem yesem doymam, içsem içsem kanmam, uyusam mışıl mışıl günlerce yorgunluğum gitmez gibi geliyor.
O beni sevse öbürü de sevsin istiyorum, öbürü severse diğeri de sevsin. Hepsiyle beraber olsam daha başkalarıyla beraber olmak, daha çok beraber olmak... Kısaca kainati siksem yine doymam gibi geliyor ama geçiyor sonra. 5 dakka sonra.
Onu alsam diğeri çıkıyor, diğerini alsam daha özelliklisi çıkacak deniyor, en güzelini alıyorum bi güzelini yapıyorlar, en iyisini buldum derken daha iyisine gözüm çarpıyor. Steve Jobs'un götüne koyum bu arada.
Velhasıl öyle bir açlık ki içinden çıkamıyorum ve beni yiyor bu açlık, beni tüketiyor. Aslında çıktım sayılır bi dakka söylediğimi yalanlayarak söyleyeyim. Hiç bir şey almıyorum, hiç kimseyle beraber olmuyorum, hiç arzulamamaya çalışıyorum evet kolay değil. Ama "Arzu" kendisine tasma takamazsam beni ısıracak vahşi bir köpek. Kapitalizm bu köpeğin önüne paso et atıyor ama yok artık.
O beni sevse öbürü de sevsin istiyorum, öbürü severse diğeri de sevsin. Hepsiyle beraber olsam daha başkalarıyla beraber olmak, daha çok beraber olmak... Kısaca kainati siksem yine doymam gibi geliyor ama geçiyor sonra. 5 dakka sonra.
Onu alsam diğeri çıkıyor, diğerini alsam daha özelliklisi çıkacak deniyor, en güzelini alıyorum bi güzelini yapıyorlar, en iyisini buldum derken daha iyisine gözüm çarpıyor. Steve Jobs'un götüne koyum bu arada.
Velhasıl öyle bir açlık ki içinden çıkamıyorum ve beni yiyor bu açlık, beni tüketiyor. Aslında çıktım sayılır bi dakka söylediğimi yalanlayarak söyleyeyim. Hiç bir şey almıyorum, hiç kimseyle beraber olmuyorum, hiç arzulamamaya çalışıyorum evet kolay değil. Ama "Arzu" kendisine tasma takamazsam beni ısıracak vahşi bir köpek. Kapitalizm bu köpeğin önüne paso et atıyor ama yok artık.
+18 Saçmalığı
- 18 yaşından küçük insanlarla seks yapmayı yasaklayanı kınıyorum ve kesinlikle katılmıyorum bu konuya. Bazı ülkelerin tamamının sapık olduğu kanaatine varabiliriz +18 absürdlüğünü savunuyorsak. Tamam cinsel açıdan aktif olmamış bir insanla ilişki kurmak, türleri karıştırmak benim de midemi kaldırıyor ama 16 yaşındaki liseliyle de ikimiz de istiyorsak bence gayet raat sikişebilmeliyiz pardooon aşk yapabilmeliyiz. Ben yapmam [niye yapmıyorsam o ayrı bir konu aslında. niye yapmayayım. yaparım gibi.] ama yapanı ayıplamam. Zaten on yüz bin milyon tecavüz ve sapık haberi arasında bence en az yüzdeyi de bu kısım kaplar.
- 18 yaşından küçük insanların alkol ve sigara alamaması mesela. Siktirin gidin lan toplumun vasat müsveddeleri. 7 yaşında sigaraya başlamış ve 1 sene içmiş biri olarak siktirin gidin. ee hani özgürlük. Ehliyet de aynı olay bak.
Daha çok var ama toplumun henüz tartışacakları bu kadar veyahut benim sınırım. İnsanın alçalmasının sınırı, bir alt limiti yok bunu iyi ezberlemek lazım. Ahlak dediğin şey siktiri boktan bi şey.
Ne diyordum, nereye geldim.
- 18 yaşından küçük insanların alkol ve sigara alamaması mesela. Siktirin gidin lan toplumun vasat müsveddeleri. 7 yaşında sigaraya başlamış ve 1 sene içmiş biri olarak siktirin gidin. ee hani özgürlük. Ehliyet de aynı olay bak.
Daha çok var ama toplumun henüz tartışacakları bu kadar veyahut benim sınırım. İnsanın alçalmasının sınırı, bir alt limiti yok bunu iyi ezberlemek lazım. Ahlak dediğin şey siktiri boktan bi şey.
Ne diyordum, nereye geldim.
Maske
Aslında göründüğüm kadar zeki değilim. Kimse de değil bence. "Bir insanı yalan söylerken dinlemek güzeldir, zira size hayallerinden bahseder aslında" dense de yalan söyleyen insanı sevmiyorum. "Sadece gerçekler söylense konuşulacak çok az şey kalır." diyen insanın götünden kan alayım. Bana yalan söyleme arkadaş. Sevmiyorum.
Meraklarımın başında bir dindarın yalnızkenki Allah inancı, bi atesistin ölüm korkusu, bir fenerlini galatasaray hakkındaki gerçek fikri veya bir galatasaraylının öz fener düşüncesi yer alıyor. Yarışmacı arkadaşlara başarılar diler, yalarım anam.
Meraklarımın başında bir dindarın yalnızkenki Allah inancı, bi atesistin ölüm korkusu, bir fenerlini galatasaray hakkındaki gerçek fikri veya bir galatasaraylının öz fener düşüncesi yer alıyor. Yarışmacı arkadaşlara başarılar diler, yalarım anam.
Yarından Umut Yok!
Ya şimdi ben bunu en olmayacak yerde gördüm. Ama nasıl komik, Böyle koli kalemiyle da ne güzel yazılmış.
O değil de gayleri sevmiyorum ben ya. Yani ne bileyim varlıkları rahatsız edici değil, kardeşim gay olsa umursamam gibi, bırak kardeşi sülale gay olsa sikimde olmaz ama işte gay bir ev arkadaşına katlanamam, katlanamıyorum. Sanırım sikilmekten korkuyorum. Evet.
O değil de gayleri sevmiyorum ben ya. Yani ne bileyim varlıkları rahatsız edici değil, kardeşim gay olsa umursamam gibi, bırak kardeşi sülale gay olsa sikimde olmaz ama işte gay bir ev arkadaşına katlanamam, katlanamıyorum. Sanırım sikilmekten korkuyorum. Evet.
Az Önce
Az önce kızın biri hımm, hımmf, hımmmmm diye diye bir sandviç yedi ve half-orgazm oldu o sırada. Kötü oldum. Niye öyle oldum? Kıskandım; hayatta herhangi bir şeyden bu kadar keyif almadım son yıllarda. Sinirlendim;rol yaptığını düşündüm çünkü hiç gerçekçi gelmedi, sırf o sesleri çıkarmak için çıkardı gibi geldi amına koyim. Laf sokup bozmak istedim ama sonra siktir et dedim. Kız da şişman bu arada. Whatever dude.
her şeyi çözmüş insan
ahaha ben buna gülüyorum çoğu zaman, bazen de sinirleniyorum. var böyle mallardan. her şeyi çözmüş, tanışacağı herkesle tanışmış, yeteri kadar sevişmiş[hatta otuzbin kişiyle sevişmiş gibi konuşuyor suratına attırdığım], her boku yemiş insanlar bunlar.
direk ahkam kesmeler, ben oldum lan sikerim hepinizi demeler, döverim/döveriz/dövdürürüm lan seni[ki garip aslında di mi yani o kadar "olmuşum" diye geçiniyon ama işi hala şiddetle çözüyosun amına koduğumun piçi], benle muhatap olmayın "ayy o kadar ünlüyüm ki"[lan gerizekalı blogunu takip eden yüz tane mal seni yapmıyor ya da başlığının altındaki 500 senin gibi amsalak badi entrysi seni bir yerlere getirmiyor ne zaman anlayacaksın] beni çoğu zaman güldürüyor bazen de çok pis sinirlendiriyor.
bu tip adamların/kadınların bir ortak özellikleri de o çok eleştirdikleri boku aslında yemek istemeleridir. magazini eleştirirler sonra ordan vasat bir orta sınıf güzele blog açarlar, yalarlar, yakarırlar, komik olmaya çalışırlar ya da bunun üstünden kendi reklamlarını yaparlar ama yerler mi güzelim ki yiyen var, badiliğinden ses çıkaramayan korkak, yalnız yoldaşları var ama yemezler.
kısaca öyle bir sosyal kast sistemi kurmuşlardır ki bir yandan takdir ederken, diğer yandan tüm hücrelerimle tiksiniyorum. böyle oruspu çocuklarını alıp tek başlarına bi adaya bıraksak ertesi gün kendi boklarını yerken görebiliriz. sonra da "ne var ki bunda" diyerek onu da legalleştirmeye çalışırlar. "ne kadar enteresan"
direk ahkam kesmeler, ben oldum lan sikerim hepinizi demeler, döverim/döveriz/dövdürürüm lan seni[ki garip aslında di mi yani o kadar "olmuşum" diye geçiniyon ama işi hala şiddetle çözüyosun amına koduğumun piçi], benle muhatap olmayın "ayy o kadar ünlüyüm ki"[lan gerizekalı blogunu takip eden yüz tane mal seni yapmıyor ya da başlığının altındaki 500 senin gibi amsalak badi entrysi seni bir yerlere getirmiyor ne zaman anlayacaksın] beni çoğu zaman güldürüyor bazen de çok pis sinirlendiriyor.
bu tip adamların/kadınların bir ortak özellikleri de o çok eleştirdikleri boku aslında yemek istemeleridir. magazini eleştirirler sonra ordan vasat bir orta sınıf güzele blog açarlar, yalarlar, yakarırlar, komik olmaya çalışırlar ya da bunun üstünden kendi reklamlarını yaparlar ama yerler mi güzelim ki yiyen var, badiliğinden ses çıkaramayan korkak, yalnız yoldaşları var ama yemezler.
kısaca öyle bir sosyal kast sistemi kurmuşlardır ki bir yandan takdir ederken, diğer yandan tüm hücrelerimle tiksiniyorum. böyle oruspu çocuklarını alıp tek başlarına bi adaya bıraksak ertesi gün kendi boklarını yerken görebiliriz. sonra da "ne var ki bunda" diyerek onu da legalleştirmeye çalışırlar. "ne kadar enteresan"
lost
son 3 yılı belki de yaşanır kılan diziydi lost. bir efsane oldu ve bok gibi bitti. böyle başlayınca lost yazısı bekledin değil mi. itiraf edeyim bende lost hakkında yazayım istedim böyle başlayınca ama konumuz o değil de konu[lost] süper ama di mi lan.
lost olan kayıp ruhlarımız bence. ve benim biraz da kayıp olan. hep kendimden bahsedeceğimi söylemiş miydim. evet şöyle diyeyim. ben bir hiçim. ama hiçliğimin maddi bir varlığı var diğer bir deyişle [böyle de yazınca ağır laf eden ahkam kesen bloggerlar gibi oldum iyi mi] "hiçliğin vucüt bulmuş haliyim" ben moruk.
bi şekilde doğdum aslında benim temel itiraz noktam buradan başlıyor yani huysuzluğum burada kök salıyor"niye kimse bana doğmak isteyip istemediğimi sormadı?". doğumu siktiret varolmak isteyip istemediğimin sorulması lazımdı bence, yani öyle diyorum ben. o değil de yokluğa var olup olmak istemediğini nasıl soracan?. orası da ayrı mesele amına koyim. her yazdığım amına koyim için bi tek sigara içeceğim bundan sonra bu blogda. böylelikle sizi seveceğiniz bir ters orantıya sokuyorum. ne kadar çok amına koyim dersem o kadar çok sigara içeceğim. böylelikle benden kurtuluşunuz o kadar erken olacak. ama çok amına koyim demiş olacağım. buna feminist küfür diyen tüm piçlerin de amına koyim. nokta.
ha ne diyordum kayıp... diye bir lost çakması yaptılar lan bi ara hatırlayan var mı. ha kayboluşuma dönelim ben 3 kere kayboldum 1. senin gözlerinde diyeceğimi sanan varsa bi zahmet siktirsin gitsin, rica ederim.
1. küçüktüm. pazara gtimiştim annemle. sonrasını hatırlamıyorum ama o soğan, ezilmiş domates, salatalık, lahana kokularını dün gibi hatırlıyorum amına koyim. koku ilginç bi şey. koku diye bir kitap var okuyun lan. filmini de çektiler sonunda orgy var amına koyim gerçi kitabı okurken ben çok daha çoşkun bir orgy hayal etmiştim ama fena değil filmdeki de.
2. çapa'ya yeni taşınmıştım, ilk gece eve geldim, ev yoktu amına koyim. 2 saat dolaştım, sokaklara işedim,acıktım, hafif sarhoştum. ilk gece niye sarhoş olur insan ya. gittim çapa otobüs durağına oturdum. sabahın olmasını bekledim ve insanın acziyetini tekrar tekrar kabul ettim. her yer birbirine benziyor amına koduğumun çapasında.
3. asıl kayboluşum bu aslında. lise 2'nin başında dersanenin sınavı vardı. tüm dersane[lise 3 hafta içi hafta sonu herkes yani ] giriyordu. girdim ve aldığım puanlar gazi matematik tutuyordu.sonra kayboldum, okey masalarında, bilardo ıstakalrında, rıfkıda, uykuda, kitapda, filmde, albümde ki böyle bir kayboluş yok. hala da bulunamadım amına koyim.
işte böyle. ne anlattım ben şimdi hiç fikrim yok. ama mahrem bi şeyler söyledim ve ben aslında herkesin gözü önündeki açık gerçeğim. ama göremezsiniz, gözleriniz bağlanmış.
lost olan kayıp ruhlarımız bence. ve benim biraz da kayıp olan. hep kendimden bahsedeceğimi söylemiş miydim. evet şöyle diyeyim. ben bir hiçim. ama hiçliğimin maddi bir varlığı var diğer bir deyişle [böyle de yazınca ağır laf eden ahkam kesen bloggerlar gibi oldum iyi mi] "hiçliğin vucüt bulmuş haliyim" ben moruk.
bi şekilde doğdum aslında benim temel itiraz noktam buradan başlıyor yani huysuzluğum burada kök salıyor"niye kimse bana doğmak isteyip istemediğimi sormadı?". doğumu siktiret varolmak isteyip istemediğimin sorulması lazımdı bence, yani öyle diyorum ben. o değil de yokluğa var olup olmak istemediğini nasıl soracan?. orası da ayrı mesele amına koyim. her yazdığım amına koyim için bi tek sigara içeceğim bundan sonra bu blogda. böylelikle sizi seveceğiniz bir ters orantıya sokuyorum. ne kadar çok amına koyim dersem o kadar çok sigara içeceğim. böylelikle benden kurtuluşunuz o kadar erken olacak. ama çok amına koyim demiş olacağım. buna feminist küfür diyen tüm piçlerin de amına koyim. nokta.
ha ne diyordum kayıp... diye bir lost çakması yaptılar lan bi ara hatırlayan var mı. ha kayboluşuma dönelim ben 3 kere kayboldum 1. senin gözlerinde diyeceğimi sanan varsa bi zahmet siktirsin gitsin, rica ederim.
1. küçüktüm. pazara gtimiştim annemle. sonrasını hatırlamıyorum ama o soğan, ezilmiş domates, salatalık, lahana kokularını dün gibi hatırlıyorum amına koyim. koku ilginç bi şey. koku diye bir kitap var okuyun lan. filmini de çektiler sonunda orgy var amına koyim gerçi kitabı okurken ben çok daha çoşkun bir orgy hayal etmiştim ama fena değil filmdeki de.
2. çapa'ya yeni taşınmıştım, ilk gece eve geldim, ev yoktu amına koyim. 2 saat dolaştım, sokaklara işedim,acıktım, hafif sarhoştum. ilk gece niye sarhoş olur insan ya. gittim çapa otobüs durağına oturdum. sabahın olmasını bekledim ve insanın acziyetini tekrar tekrar kabul ettim. her yer birbirine benziyor amına koduğumun çapasında.
3. asıl kayboluşum bu aslında. lise 2'nin başında dersanenin sınavı vardı. tüm dersane[lise 3 hafta içi hafta sonu herkes yani ] giriyordu. girdim ve aldığım puanlar gazi matematik tutuyordu.sonra kayboldum, okey masalarında, bilardo ıstakalrında, rıfkıda, uykuda, kitapda, filmde, albümde ki böyle bir kayboluş yok. hala da bulunamadım amına koyim.
işte böyle. ne anlattım ben şimdi hiç fikrim yok. ama mahrem bi şeyler söyledim ve ben aslında herkesin gözü önündeki açık gerçeğim. ama göremezsiniz, gözleriniz bağlanmış.
sürekli kendinden bahseden insan
benim lan nolmuş. paso kendimden bahsedecem bu blogda. sen beni tanımıyosun ve umarım hiç de tanışmayız zira sevmiyorum yeni insanlarla tanışmayı. yeni insanlarla tanışmak efor gerektiren bir şey. bu tembellikle de herhangi biri için efor sarfedecek durumda değilim. bir tek istisnası var. nah söylerim sana. onunçin efor sarfederim moruk. edilir yani.
o değil de filmlerdeki çirkinlerin bile makyaj yapılarak yakışıklı olanlar tarafından oynanması nedir yahu. felsefenizi sikeyim sizin. yok çok iyi rol yapıyomuş. siktirin allahın güzellik saplantılı piçleri.
film dedimde aklıma geldi "the invention of lying" diye çok süper bir filmi var ricky gervaisin. izleyin lan. beğenmezseniz bi zahmet asın kendinizi ya da bana görünmeyin ok. anlaşalım zira ben anlaşması kolay bir adam değilim.
o değil de filmlerdeki çirkinlerin bile makyaj yapılarak yakışıklı olanlar tarafından oynanması nedir yahu. felsefenizi sikeyim sizin. yok çok iyi rol yapıyomuş. siktirin allahın güzellik saplantılı piçleri.
film dedimde aklıma geldi "the invention of lying" diye çok süper bir filmi var ricky gervaisin. izleyin lan. beğenmezseniz bi zahmet asın kendinizi ya da bana görünmeyin ok. anlaşalım zira ben anlaşması kolay bir adam değilim.
önem
ya farkettim ki bu bloga haddinden fazla önem veriyorum. ne bileyim bunu niye açtığımı unuttum galiba gene amına koyim ya. evet ilk küfür blogdaki bu. normalde küfür eden bir insanım ben. tu kaka.
hayatta da çok şeye gereğinden fazla önem verdim çoğu zaman ve çoğu boş çıktı amına koyim. fos çıktı. bi kızı sevdim çok uzun zamanlar önce ya da ben öyle sanıyodum ama olmadı işte, oluyor gibi oldu ama işte bunda yalan lan ben istemedim biriyle birilikte olmayı. çok seçiçi bir piçim ben ya. asosyalim aynı zamanda.
okula çok önem verdim sonra farkettim ki başkalarının önemini sahipleniyorum. bıraktım gitti, pişman mıyım, sudan karaya çıkan ilk canlı kadar pişmanım amına koyim. keşke bırakmasaydım okulu.
bundan sonra başlık da atmıycam yazılara. başlıkla metin çok uyumsuz olabiliyo
hayatta da çok şeye gereğinden fazla önem verdim çoğu zaman ve çoğu boş çıktı amına koyim. fos çıktı. bi kızı sevdim çok uzun zamanlar önce ya da ben öyle sanıyodum ama olmadı işte, oluyor gibi oldu ama işte bunda yalan lan ben istemedim biriyle birilikte olmayı. çok seçiçi bir piçim ben ya. asosyalim aynı zamanda.
okula çok önem verdim sonra farkettim ki başkalarının önemini sahipleniyorum. bıraktım gitti, pişman mıyım, sudan karaya çıkan ilk canlı kadar pişmanım amına koyim. keşke bırakmasaydım okulu.
bundan sonra başlık da atmıycam yazılara. başlıkla metin çok uyumsuz olabiliyo
Hayat, Ölümü Beklemektir
Henüz kimseye söylemesemde/söyleyemesemde "niçin yaşadığımı bilmiyorum". İnsanlara bu soruyu soruyorum bazen, vardır böyle enteresan huylarım.
"Niçin yaşıyorsun?"
Herhangi tatmin edici bir cevap alabilmiş değilim.
Öğrenciyken hangi ay ölmenin güzel olduğunu düşünürdüm. Ölünce beni kimin bulacağını, ölümden sonra ne olacağını, bu ızdırabın[ne olduğunu bilmiyorum ama baya uzun süredir var, birlikte yaşıyoruz artık] son bulup bulmayacağını, eğer diğer bir hayat yoksa "hiçlik"in bile bazen güzel bi şey olacağını düşünüyorum.
İntihar edenlerin cesaretine, gözü karalığına, deliliğine hayranım. İntihar edecek kadar cesur, deli, inançsız olamadım hiç bir zaman, bu saatten sonra da kafama bowling topu yemezsem olabileceğimi sanmıyorum.
Hayatın binbir türlü tanımı yapıldı, herkese göre farklı bir anlamı var. Bana göreyse "Hayat; ölümü beklemektir."
"Niçin yaşıyorsun?"
Herhangi tatmin edici bir cevap alabilmiş değilim.
Öğrenciyken hangi ay ölmenin güzel olduğunu düşünürdüm. Ölünce beni kimin bulacağını, ölümden sonra ne olacağını, bu ızdırabın[ne olduğunu bilmiyorum ama baya uzun süredir var, birlikte yaşıyoruz artık] son bulup bulmayacağını, eğer diğer bir hayat yoksa "hiçlik"in bile bazen güzel bi şey olacağını düşünüyorum.
İntihar edenlerin cesaretine, gözü karalığına, deliliğine hayranım. İntihar edecek kadar cesur, deli, inançsız olamadım hiç bir zaman, bu saatten sonra da kafama bowling topu yemezsem olabileceğimi sanmıyorum.
Hayatın binbir türlü tanımı yapıldı, herkese göre farklı bir anlamı var. Bana göreyse "Hayat; ölümü beklemektir."
gitmek
gitmek istiyoruz hepimiz ama nereye, ne zaman hiç bir şey bilmeden gitmek. kimimiz nepale, kimimiz sahil kasabasına, kimimiz yazlık bir beldeye, kimimiz new yorka, kimimiz amsterdama...
ama gitmiyoruz inadına. gidemiyor muyuz yoksa gitmiyor muyuz sorusuna nihai cevabımı gelecek perşembe vereceğim. tahrana bilet alacağım iki güne. 66 saat gidiş 69 saat dönüş trenle çok da ucuz 40 yuro biletler. yolcuysa abbas durmasın artık. gitsin. gideyim. menzil değil amacım yol. belki bi şeyler değişir, belki benim de başıma güzel bi şeyler gelir.
ama gitmiyoruz inadına. gidemiyor muyuz yoksa gitmiyor muyuz sorusuna nihai cevabımı gelecek perşembe vereceğim. tahrana bilet alacağım iki güne. 66 saat gidiş 69 saat dönüş trenle çok da ucuz 40 yuro biletler. yolcuysa abbas durmasın artık. gitsin. gideyim. menzil değil amacım yol. belki bi şeyler değişir, belki benim de başıma güzel bi şeyler gelir.
yok mu kendini vazgeçilmez zanneden?
hayatıma bi şekilde giren çoğu insan[hayvanlarda var gerçek hayvanlar kedi, köpek, keçi bile var] bi süre sonra beni kendilerinin uydusu sanmaya başlıyorlar. erkekler, kadınlar, kediler, köpekler ve hatta tavşanım. kendilerine yaranmam, güldürmem, ne bileyim olduğumdan fazlası olmam gerekiyor hep. kendim yetmiyorum sanki bu hayata. daha komik, daha cömert, daha zeki, daha çağdaş, daha yakışıklı, daha yalaka, daha samimi, daha koruyucu, daha cesur vesaire vesaire olmam gerekiyor onlarla vakit geçirebilmem için. ve bunu çekip gidebileceğimi düşünmeden yapıyorlar. bu nasıl bir egodur anlamadım, anlayamayacağım. siktirin gidin lan. çölde su istemeyeceğim türde insanlarsınız. ne yazık ki insanların %90'ı bu sınıftan.
sosyal ortamlardaki kast sistemine benim kadar karşı çıkan kimse olmadığı için az kalabalığım ve bu güzel bi şey.
sosyal ortamlardaki kast sistemine benim kadar karşı çıkan kimse olmadığı için az kalabalığım ve bu güzel bi şey.
Mutsuzluk
bi kaç gün önce süpermarkette sıra beklerken ne kadar mutsuz olduğumu farkettim. daha kötüsü bu noktaya ben kendim gelmiştim. kendim istemiştim hayatımdaki pek çok şeyi ve kendim çıkarıp atmıştım fazlalıkları. mutluluk ne ki dedim sonra. mutluluk yavaşlıktır dedi monsieur ibrahim ve gülümsemektir dedi lester burnham[o muydu diyen emin olamadım şimdi ama onun demiş olmasını istiyorum.]. eve yavaşça yürüyerek ve gülümseyerek gittim. kapıya kildi sokarken mutluydum. hayat ne acayip lan. smile
Extras
Gelmiş geçmiş en büyük komedilerden ve hatta dramalardan extras. Bu kadar az bölüm olup da beni bu kadar etkileyen çok fazla dizi yok. Diyeceğini uzatmadan diyor, ununu eleyip eleğini duvara asıyor Ricky Gervais.
Yalnız tek kabahati var extras'ın. Kendisini izledikten sonra komedi anlayışınız kesinlikle aynı kalamıyor, öyle enteresan bir değişim geçiriyorsunuz ki farkında olmadan komedi anlayışınız "extras öncesi" ve "extras sonrası" olmak üzere ikiye bölünüveriyor. Daha önceden güldüğünüz pek çok komedi o kadar vasat ve çekilmez geliyor ki artık. extras'ı tehlikeli yapan nokta da bu bence. Şu an yayınlanan veyahut yayınlanmış pek çok komedi serisi ya da filmi extras testinden maalesef geçer not alamıyor ve bir daha yüzüne bakılmamak üzere evrenin derinliklerine gönderiliyor. O yüzden izleyecekseniz bu riski göze almakta fayda var derim.
Karakterler muhteşem oluşturulmuş extras'da. Özellikle Andy'nin menajeri Darren Lamb'in spin-offu çıksa takipçisi olurum o derece komik bir kişi kendisi. Ve pek tabi pek naif. Şu karakterlerin evrenin en iyi komedi dizilerinden birinin başrolünü oynadıklarını söylesem bana inanmazsanız. Tiplere bak yahu : )
Tabi Darren'a naif deyip belki tv tarihinin en naif karakteri Maggie'yi unutmak olmaz. Ne tatlı şeydin sen öyle.
Velhasıl bugünlerde iyi komedi bulmak çok zor. Sen de how i met your mother saçmalığından, the it crowd'ın kahkaha efektlerinden, south park muhalefetinden, 30 rock dağınıklığından, flight of the conchords müzikalinden, the simpsons'ın 20. senesinden bıktıysan, seinfeld, coupling ayarında bir komedi dizisi arıyorsan 2 sezon[altışar bölüm her sezon] + 1 christmas special toplam 13 bölümlük extras seni bekliyor.
İyi Seyirler..
Yalnız tek kabahati var extras'ın. Kendisini izledikten sonra komedi anlayışınız kesinlikle aynı kalamıyor, öyle enteresan bir değişim geçiriyorsunuz ki farkında olmadan komedi anlayışınız "extras öncesi" ve "extras sonrası" olmak üzere ikiye bölünüveriyor. Daha önceden güldüğünüz pek çok komedi o kadar vasat ve çekilmez geliyor ki artık. extras'ı tehlikeli yapan nokta da bu bence. Şu an yayınlanan veyahut yayınlanmış pek çok komedi serisi ya da filmi extras testinden maalesef geçer not alamıyor ve bir daha yüzüne bakılmamak üzere evrenin derinliklerine gönderiliyor. O yüzden izleyecekseniz bu riski göze almakta fayda var derim.
Karakterler muhteşem oluşturulmuş extras'da. Özellikle Andy'nin menajeri Darren Lamb'in spin-offu çıksa takipçisi olurum o derece komik bir kişi kendisi. Ve pek tabi pek naif. Şu karakterlerin evrenin en iyi komedi dizilerinden birinin başrolünü oynadıklarını söylesem bana inanmazsanız. Tiplere bak yahu : )
Tabi Darren'a naif deyip belki tv tarihinin en naif karakteri Maggie'yi unutmak olmaz. Ne tatlı şeydin sen öyle.
Velhasıl bugünlerde iyi komedi bulmak çok zor. Sen de how i met your mother saçmalığından, the it crowd'ın kahkaha efektlerinden, south park muhalefetinden, 30 rock dağınıklığından, flight of the conchords müzikalinden, the simpsons'ın 20. senesinden bıktıysan, seinfeld, coupling ayarında bir komedi dizisi arıyorsan 2 sezon[altışar bölüm her sezon] + 1 christmas special toplam 13 bölümlük extras seni bekliyor.
İyi Seyirler..
Şampiyon Bursaspor
Türkiye futbol tarihinde tarihi bir gün yaşıyoruz. Tekrar aynısına şahit olmak için çok beklemek zorunda kalabiliriz. Bursa bir zoru gerçekleştirdi ve bunu yaparken Ertuğrul Sağlam sayesinde olsun futbolcular sayesinde olsun itici görünmemeyi, sempati toplamayı başardı. Sivasspor şampiyonluğa oynarken nasıl ki genelin öfkesini topladı, Bursa ise tam aksine kalabalığın desteğini arkasına almasını becerdi bir şekilde. Can-ı gönülden tebrik etmek lazım.
Fenerbahçe bu sezon belki de en iyi oynadığı maçta galip gelemedi ve enteresandır kangren olduğu yerden[hakem itirazı] kesildi bileti. Sevinmedim desem yalan olur hakeme itiraz ederken yenen gole. Arsene Wenger'in "Futbolda tek bi şeyi değiştirebilseniz neyi değiştirirsiniz?" sorusuna "kaptan haricindeki futbolcuların hakemle muhatap olmalarını yasaklardım" cevabı aslında dün gece apayrı bir anlam kazandı Şükrü Saraçoğlu'nda.
Maç sırasında yapılan anons, maçın son 10 dakikasında marş çalınması, maçtan sonra yakılan/sahaya atılan koltuklar, Kadıköy caddelerinden gelen iç savaş görüntüleri, maçtan hemen sonra sahaya inip yanlışlıkla şampiyonluk kutlayan taraftarlar, birbirini bıçaklayan Fenerbahçe taraftarları modern, elit, üstün olmakla övünen kulüple enteresan bir tezat oluşturuyordu. "Bir insanı gerçekten tanımak için onu sinirlendirmek, sarhoş etmek gerekir" sözü şiarınca gerçek benliğini ortaya çıkarıverdi fener taraftarı.
Bursa'nın önünde iki yol uzanıyor şimdi. Ya hiç kadroyu bozmadan devam edip seneye şampiyonlar liginde gruptan çıkacaklar ve süper ligde de ilk ikiye oynayacaklar ya da diğer yöne gidip pahalı transferler yapacaklar, ellerindeki oyuncuları satacaklar/uçuk ücretler verecekler. Takım en azından mali dengesini bozmadan ilerlemek zorunda. Yoksa Trabzonspor gibi olup yıllarca kupaya hasret kalabilir daha da kötüsü küme düşebilirler. Evet belki zafer sarhoşluğu içindeki bir takım için hayli karamsar bir bakış açısı ama araba devrilmeden birilerinin yol göstermesi gerek. Yine de bundan sonra ne olursa olsun Bursaspor Türkiye Futbol Tarihine çokten geçti bile.
Tebrikler Bursaspor, Tebrikler Ertuğrul Sağlam, Tebrikler Bursa...
Fenerbahçe bu sezon belki de en iyi oynadığı maçta galip gelemedi ve enteresandır kangren olduğu yerden[hakem itirazı] kesildi bileti. Sevinmedim desem yalan olur hakeme itiraz ederken yenen gole. Arsene Wenger'in "Futbolda tek bi şeyi değiştirebilseniz neyi değiştirirsiniz?" sorusuna "kaptan haricindeki futbolcuların hakemle muhatap olmalarını yasaklardım" cevabı aslında dün gece apayrı bir anlam kazandı Şükrü Saraçoğlu'nda.
Maç sırasında yapılan anons, maçın son 10 dakikasında marş çalınması, maçtan sonra yakılan/sahaya atılan koltuklar, Kadıköy caddelerinden gelen iç savaş görüntüleri, maçtan hemen sonra sahaya inip yanlışlıkla şampiyonluk kutlayan taraftarlar, birbirini bıçaklayan Fenerbahçe taraftarları modern, elit, üstün olmakla övünen kulüple enteresan bir tezat oluşturuyordu. "Bir insanı gerçekten tanımak için onu sinirlendirmek, sarhoş etmek gerekir" sözü şiarınca gerçek benliğini ortaya çıkarıverdi fener taraftarı.
Bursa'nın önünde iki yol uzanıyor şimdi. Ya hiç kadroyu bozmadan devam edip seneye şampiyonlar liginde gruptan çıkacaklar ve süper ligde de ilk ikiye oynayacaklar ya da diğer yöne gidip pahalı transferler yapacaklar, ellerindeki oyuncuları satacaklar/uçuk ücretler verecekler. Takım en azından mali dengesini bozmadan ilerlemek zorunda. Yoksa Trabzonspor gibi olup yıllarca kupaya hasret kalabilir daha da kötüsü küme düşebilirler. Evet belki zafer sarhoşluğu içindeki bir takım için hayli karamsar bir bakış açısı ama araba devrilmeden birilerinin yol göstermesi gerek. Yine de bundan sonra ne olursa olsun Bursaspor Türkiye Futbol Tarihine çokten geçti bile.
Tebrikler Bursaspor, Tebrikler Ertuğrul Sağlam, Tebrikler Bursa...
Mourinho ve Rüyanın Sonu
Dün gece Barcelona’nın İniesta’nın 90+3'de çok şanslı bir adam olmasıyla başlayan rüyası sona erdi. Gereksiz yere abartılan, göklere çıkartılan, mal fanatiği olunan ve en kötüsü zevk vermeyen sıkıcı bir futbol oynayan Barcelona Efsanesi artık yok. Ligde Real Madrid’in farkı kapatıp şampiyon olmasını istiyorum açıkçası. Aslında söylenecek çok şey var ama fotoğraflar söylesin geri kalanı.
Die Bayerns vs. Les Gones
4 defa kupayı müzesine götürüp[1974, 1975, 1976, 2001], 3 kez de final[1982, 1987, 1999] oynayıp [birini çok dramatik biçimde] kaybeden Bayern 21:45'de sadece 1 İntertoto Kupası[1997] kazanan, şampiyonlar liginde çeyrek finalden ötesini göremeyen fransızların efsane takımı Lyon'u ağırlıyor bu akşam Allianz Arena'da. Her ne kadar almanlar ağır bassa da terazide, fransızlar ligde bitime 5 maç kala liderin 9 puan gerisine düşerek bir anlamda havlu attılar. Önlerinde sadece final düşüncesi var. Dün geceki Barcelona-İnter maçının gölgesinde kalacağı hiç şüphesiz ama en az o maç kadar keyif vadediyor her futbolsevere.
Bayvera ekibi van Bommel ve Badstuber'i, Lyon ise Lisandro, Makoun'u arayacaklar sahada. Sakatlıkları sebebiyle forma giyemeyecek bu futbolcuların yokluğu Lyon'u daha fazla yıpratacak gibi. Lyon'un kart sınırındaki oyuncu sayısının fazlalığı, yaptıkları otobüs yolculuğu, deplasmanda olmaları ibreyi iyiden iyiye bayern tarafına çeviriyor. Kim kazanırsa kazansın güzel bir maç olsun. Maç ilginçtir stardan canlı yayınlanıyor!
Sırf Robben'in güzel ve enteresan gol sevincini görmek[tabi atarsa ki atacaktır bu kel hollandalı] için izlenir yahu.
Bayvera ekibi van Bommel ve Badstuber'i, Lyon ise Lisandro, Makoun'u arayacaklar sahada. Sakatlıkları sebebiyle forma giyemeyecek bu futbolcuların yokluğu Lyon'u daha fazla yıpratacak gibi. Lyon'un kart sınırındaki oyuncu sayısının fazlalığı, yaptıkları otobüs yolculuğu, deplasmanda olmaları ibreyi iyiden iyiye bayern tarafına çeviriyor. Kim kazanırsa kazansın güzel bir maç olsun. Maç ilginçtir stardan canlı yayınlanıyor!
Sırf Robben'in güzel ve enteresan gol sevincini görmek[tabi atarsa ki atacaktır bu kel hollandalı] için izlenir yahu.
Mourinho veyahut Rüyanın Sonuna Yolculuk
Dün gece 1.5 senedir süren bir rüyadan uyandı belki de Barcelona ve Uefa. Gecenin en önemli anı şüphesiz Alves ve Messi'nin alamadıkları penaltılardı. Chelsea'yi hakemle yenen Barcelona bu sefer İnter'i hakemle yenemedi. Bir maçtan sonra hiç konuşmak istemediğim konulardan biri hakem. Ama konu Barcelona ve Manchester United olunca hakemlere değinmeden de olmuyor. Bir portekizli dün akşam mükemmele yakın maç yönetti, bir diğer portekizli mükemmelden uzak ama sonuca hedefli bir takım sürdü sahaya. İtalyanlar ne kadar sevinmişse portekizliler[C. Ronaldo dahil] o kadar sevindiler.
Gecenin kahramanı D. Milito diyenler olacaktır ama bence Etoo ve Sneijder görünmeyen kahramanlar. Etoo top çaldı, pas yaptı, pres yaptı, bireysel oynamadı, savunmaya yardıma geldi İbrahimoviç'in yap[a]madığı her şeyi yaptı. 40 milyon euroyu niye verdik dedirtti barça taraftarına. Sneijder gölünü attı, asistini yaptı ve Barcelona'nın en kortkuğu adam oldu dün gece attığı ara paslarla. Maçın başındaki şu fotoğraf aslında maçın sonuna daha çok yakışıyor. "What Did You Do Last Night?"
Gecenin kahramanı D. Milito diyenler olacaktır ama bence Etoo ve Sneijder görünmeyen kahramanlar. Etoo top çaldı, pas yaptı, pres yaptı, bireysel oynamadı, savunmaya yardıma geldi İbrahimoviç'in yap[a]madığı her şeyi yaptı. 40 milyon euroyu niye verdik dedirtti barça taraftarına. Sneijder gölünü attı, asistini yaptı ve Barcelona'nın en kortkuğu adam oldu dün gece attığı ara paslarla. Maçın başındaki şu fotoğraf aslında maçın sonuna daha çok yakışıyor. "What Did You Do Last Night?"
Kadın
Çok nadir durumlar haricinde bir kadınla eğlenemezsiniz. Ya O'nu eğlendireceksinizdir şaklabanlıklar, fedakarlıklar yapıp ya da umursamayıp kendi eğlence anlayaşınıza adapte olmasını bekleyeceksiniz. Bilin bakalım kadınlar hangi türü daha çok seviyor. Erkekleri eğlendirmek için koskoca sektörler[video oyunlar, casinolar, strip clublar vs.] varken, kadınları eğlendirmek için şu anda aklıma sektör gelmiyor. Çünkü erkekler bu işe yarıyor. İlginç değil mi? Peki sen hangi sınıfa giriyosun?
Ama gel de şebek olma.
Ama gel de şebek olma.
Emek Sineması Yıkılsın
Kimseler gitmediği, sahipleri/işletmecileri gelen seyirciye çok kötü davrandıkları, binanın kıymeti bilinmediği/bilinmeyeceği, sinema gibi çağı yakalaması gereken bir sektörde artık köhne kaldığı için yıkılsın.
"Everybody Lies"
Yıllardır yalan söylemedim. Bundan sadistçe bir zevk de aldım aslına bakarsanız. İnsanlara yalan söylemediğiniz zaman sizden korkuyorlar. Sosyal ortamlarda resmi olmayan anlaşmayı her an ihlal edebileceğiniz gerçeği onların ödünü patlatıyor. Sizi mümkün olduğu kadar dışlamak, kendilerine benzetmek, olmadı yok etmek istiyorlar. Eğer yalana tenezzül etmezseniz çok güzel şeylere ama insanın en vasat yüzüne, çirkinliklere ve dahi piçlere tanıklık edeceksiniz. Ama yalan yoksa sadece yalnızlık var. Evet belki yalnızken daha iyiyiz ama içten içe biliyorum ki hepimiz eşimizi arıyoruz. Kendimiz gibi veyahut çok farklı birini. Güvenebileceğimiz, sevebileceğimiz, sevileceğimiz.
Kan Kokusu
Uykudaydım, hala uyanmış olduğumdan da emin değilim. Ama keskin kan kokusu burnuma geldiğinde sıçrayarak uyandım. Her yer nar çiçeği kırmızısına dönmüştü ve ellerimde kurumuş kan vardı. Kurumuş kanı severdim aslında. Pul pul dökülmesini sevdiğim aklıma geldi. Durumun vehametini kavramamamı zorlaştırdı bu ellerimdeki kurumuş kan. Etrafa baktım kimse görünmüyordu yoksa yoksa kanayan ben miydim? Kendimi yokladım sağlam görünüyordum. Peki o kadar kan nereden geliyordu, kokusundan şüphe bırakmayacak derecede insan kanı olduğu meydandaydı. Peki kimin kanıydı ellerimdeki kurumuş olan?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

































